fbpx
rozet_36yil.png

Meditatif öz farkındalık edindikçe; zamanla dışsal olandan bilincin içsel özdeşliğine doğru ilerleriz - önce bedenle özdeşleşiriz, sonra pranayla, sonra ard arda zihnin birçok katmanıyla ve son olarak tek başına saf bilinçle. Yogilerin dediği gibi: “Bilincin tümünü gördüğünde bedenin de buna dahildir.”

-Swami Rama

Evren, birçok frekansta titreşen enerjilerin dansıdır. Bu enerjiler tüm ölçülerin birimlerini oluşturur; atomlardan yıldızlara, bireysel ruhlardan kozmik varlıklara. Gelir ve gider, birleşir ve ayrılır, girdaplar oluşturur ve birbirleri içinde çözünürler. Işık okyanusları gibi değişen frekanslarda birbirlerine akar ve tekrar ayrılırlar; bu sayede güneşleri, galaksileri, uzayı, havayı, ateşi, sıvıları ve katıları oluştururlar. Ayrıca insan varlıklarının bedenleri haline gelirler; böylece bilinç denilen enerji gelir ve içine gömülür. 

Evrende akan bütün enerjiler içinde bilinç, diğer hepsinin ondan oluştuğu ve hepsinin tekrar onda birleştiği enerjidir. Kadim metinler “bilinçten aşağıya, katı dünyaya,” ifadesine bayılır çünkü bu, enerjinin tek matriksi -tantra- sıdır ve iç içe geçmiş sayısız mantriksi barındırır. İnsan varlığı da birbiriyle dans eden, frekansları katı kemiklerden en ince bilinç dalgalarına kadar değişkenlik gösteren böyle bir enerji matriksidir. Bu benlik matriksini anlayabilenler tüm evreni de anlayacaktır. 

Tek bir insanın benliğini inceleyin. İki insanın bilinç dalgaları birbirini severse sevgilerinin gücü, minyatür bir beden sundukları bir üçüncüyü davet eder. Üçüncü olan, beraberinde bir enerji matriksi getirir ve beden bu enerji sınırları içinde büyür. Fetüs, anneye göbekten bağlıdır; göbekten 72.000 nadi (enerji kanalı) benlik sistemine yayılır. Enerji deseni/biçimi simetrik bir şekilde düzenlendiği için beden de bu şekilde büyür. Örnek olarak saç diplerinin, enerji akışının simetrik yollarını nasıl takip ettiğine bakın. 

Bizler evrenin dans eden enerjilerinden ayrı değiliz. Biyosferle nasıl iletişimde olduğumuzu -vücut saatinin güneş, ay ve uydu zamanlarına tepkisini ve kanın okyanus gelgitlerine nasıl yanıt verdiğini- gözlemleyin. Her biri kendi ritmine karşılık veren bu sistemler bağımsız işliyor gibi görünse de desenleri/biçimleri, dansı her şey olan ve tek hâkim olan bilinç sisteminin içinde titreşen alt sistemlerdir. 

Her yerde mevcut olan bilinç enerjisi bize dokunduğunda canlı hale geliriz. Enerji yoğunlaşıp katılaştığında maddesel bedenimiz haline gelir – her hücresiyle. Her hücre, zihin enerjisi tarafından idare edilen ve prana adı verilen yaşamsal enerjiyle doludur. İçimizdeki “ben” saf bilinçtir. Beden aracını sahiplenir, yönetir ve zihne rehberlik eder. O en saf, en güzel titreşen enerjidir.

Yaşam Matriksi

Sonuç olarak, evrenin geri kalanı gibi biz de kompleks desenler/biçimler oluşturan kat kat enerjiden (veya ışıktan) oluşuruz. Daha ince katmanlar daha büyük şeylerin farkındadır ama bunun tam tersi geçerli değildir. Ayrıca, meditasyon ve öz-farkındalık yoluyla kendimizi bu enerji süreçlerine uyumlayabiliriz. Meditasyon uzmanları, bize deneyimsel bilgilerini sözel gelenek yoluyla iletirler, derler ki: Prananın kozmik okyanusunun tam içimizde aktığını aniden keşfetmekten daha büyük bir heyecan yoktur. Ve sonra bu dinamik titreme yayılır ve onun milyonlarca parıltısı, inanılmaz bir havai fişek gösterisi gibi içimizden geçen ve bizi canlandıran sonsuz enerji kanalı ağını aydınlatır. 

Farkındalığı, dünyevî frekanslarla sınırlı olanlar yalnızca fiziksel bedeni bilir. Daha ince frekanslara uyumlanarak öz-kimliklerini saflaştıranlar ise ölmeyen bir bilincin varlığını bilir. Bunu bilmek, ölümsüz olduğumuzu bilmektir. Ama evrensel bilincimizin ölümsüzlüğünü kavrayamadan önce çeşitli hiyerarşik enerji seviyelerinin arasındaki ve içindeki ilişkileri anlamak temeldir. Bu anlayış entelektüel bir işlem değildir. Bu, içsel farkındalığımızın, yaygın enerji biçimlerinin/desenlerinin sınırları arasında gezinmesine izin verme meselesidir; böylece tüm icraatlarını ve güç modlarını gerçekten algılayabiliriz.

Yogiler, farkındalıklarını bu içsel yolculuğa gönderirler ve bilinç haritalarına geri dönerler. Tüm enerjilerin birbiriyle farklı biçimlerde iletişimde olduğunu - daha yoğun ve daha ince enerjiler arasındaki ilişkinin birbirlerine bağlı olmalarından kaynaklandığını- keşfederler. Katı ve dünyevî olanlar, daha ince/süptil ve mental olanları hızlı bir şekilde etkiler ama uzun vadede, ince/süptil olanların efendi oldukları ortaya çıkar.

Beden ve prana arasındaki ilişkiye benzer şekilde yaklaşılabilir. Bozuk duruşlar prana yollarını tıkayabilir. Ama bu yollar, asana pratiği ile bir kez açıldığında prananın kendisi, organlara küçük dalgalar vermeye başlar ve beden kendiliğinden doğru poza girer.  Dahası, çoğu yoga uygulayıcısı, kundalini temelli pratiklerinin içsel sistemlerini doğal olarak temizlediğini bildirmiştir ki bu, prana matriksine tesir ederek bedeni etkiler.

Derin meditasyon yoluyla zihin, prananın gücünü yoğunlaştırmak için kullanılabilir. 

Prana ve mental enerjiler arasındaki ilişki farklı değildir. Pranamız düşük olduğunda geçici bir mental pusluluk hali deneyimleyebiliriz. Ama bilincin niyeti, zihni kesin bir aydınlanma ile doldurur ve artık prananın zihne uymaktan başka çaresi kalmaz. Böylece, derin meditasyon yoluyla zihin, prananın gücünü yoğunlaştırmak için kullanılabilir. Öz-farkındalık geliştiren biri, bedenin, prananın ve zihnin tüm içsel icraatlarını gözlemler ve bilinçli bir şekilde kontrol edebilir hale gelir. 

Özdeşleşmenin Seviyeleri

Gelin şimdi, bu önemli özdeşleşme (abhimana) konusuna dönelim. Sıradan bireyler için abhimana; en yoğun enerji seviyesiyle, bedenle, birliktedir -ya da öyle görünür. Ama aslında bilinç, enerjinin aldığı her biçimle özdeşleşebilir ve hepsine “ben” der. Örneğin; bir kişi, ailesinin çeşitli üyeleriyle ilişkilerini kendisiyle özdeşleştirebilir ve “Ben bir oğulum, ben bir babayım, ben bir kardeşim, ben bir kocayım.” der.  Ama aynı zamanda, oturup kutsal sevgilisine bir şiir yazarken bunlardan ayrıdır -sadece kendisidir-. Böyle zamanlarda, tüm insan ilişkilerinden özgürleşmiş olsa da gerçek kimliğine yakındır. Bu sayede bilinçle de yakındır. 

Diğer bir deyişle çoğu kişi sadece bedenlerinin yüzeyleriyle özdeşleşiyor gibi görünse de bilinç, tamamen uyanık haldedir ve başka yerlerde de aktiftir; çünkü eğer özdeşleşmeleri gerçekten de bedenin büyük katı yapısıyla sınırlı olsaydı, nasıl olurdu da akciğerlerle nefes alabilir, iç organlarla sindirebilir ve beyin dalgaları gönderebilirlerdi? Daha derine gidersek nasıl olurdu da içsel duygulara ve düşüncenin diğer şekillerine sahip olurlardı? Açıkça görülüyor ki bilinç faaliyet göstererek bu enerji formlarının her biriyle özdeşleşir. Meditatif öz farkındalık edindikçe; zamanla dışsal olandan bilincin içsel özdeşliğine doğru ilerleriz - önce bedenle özdeşleşiriz, sonra pranayla, sonra ard arda zihnin birçok katmanıyla ve son olarak tek başına saf bilinçle. Yogilerin dediği gibi: “Bilincin tümünü gördüğünde bedenin de buna dahildir.”

Arayanlar genellikle, “Bilinç, en başta saflığını nasıl kaybetti?” diye sorar. Gerçekte hiçbir zaman kaybetmemiştir. Tıpkı uyku esnasında bir kişi, sürekli uyanık olan kısmın farkında olmasa da kişinin tüm zihninin asla uyumaması gibidir; bu yüzden bedenle özdeşleşmek, saf bilinçle veya “O”nla özdeşleşmekten oldukça farklıdır. Saf bilinç, biz farkında olmasak da süreğendir; tespit edilemeyecek kadar güçsüz olan tüm düşük seviyedeki frekanslarla ilgilenir ve ölçer. 

Bilinç Merkezleri

Bu ilksel bilinç, insanlarda psiko-fizyolojik merkezler sistemi ile işlev görür. Bu beden tüm hücreleriyle birlikte prana sayesinde işletilir; prana, zihin tarafından yönlendirilir; zihne de bilinç tarafından rehberlik edilir. Ama bazı bölgelerde, bu farklı enerjiler birbirlerinin titreşimlerine yaklaşarak birbirlerine katılırlar. Güçlerini saf bilinçten alırlar. Bu belli alanlarda, titreşimler bilinçten geçerek zihin-prana-beden sistemine gelir ve bu alanlardan benliğin kalan kısımlarına dağılır. 

Bilinç; uzayın, zamanın ve benliğin sınırlarına tâbi değildir. 

Örneğin, nefes sürecini ele alalım. Fiziksel olarak bakıldığında boşluklarda paketlenmiş bir takım hava keselerinden başka bir şey değilmiş gibi görünen nefesin aslı nedir? Bu havayı akışkan nefese dönüştüren nedir? Belli organların ritmik hareketi. Organları hareket ettiren nedir? Prana. Bu organların ritmik olarak hareket etmesi için pranayı titreştiren nedir? Zihin. Ve zihin de bilinç tarafından hareket ettirilir. 

Şöyle düşünün: Evrensel bilinç, büyük titreşiminden küçücük parıltıları zihin yoluyla belli bölgelerde bulunan psiko-fizyolojik merkezlerimize gönderir; göbek deliği, kalp merkezi, gırtlak ve pineal alan gibi. Titreşimler, pranik sistemde bir nabız yaratır ve bu sayede ilgili organlarda belli ritmik hareketler oluşur. Titreşimin kaynağını anlayan biri; nefesinin ritminin, güneşlerin kalbindeki nabzı oluşturan aynı titreşime cevap verdiğini bilir. Yogiler pranayamalarına bu yüzden surya-bhedana, “güneşi delip geçen”, gibi isimler verirler. 

Tüm evrensel doğasıyla bilinç; uzayın, zamanın ve benliğin sınırlarına tâbi değildir. Bir kayalık mağaraya giren ışık demeti gibi daha düşük ve yoğun frekanslardan oluşan benliğimizden dışarı doğru yayılır. Çünkü düşük frekanslı enerjiler zaman-mekan referansı içinde titreşerek bir fiziksel beden oluştururlar, tüm alanları aşan bu ışığı barındırmak için fiziksel bir boşluğa ihtiyaç duyarlar. Bu muazzam, yoğun enerji -kundalini- kuyruk sokumunun alt ucundan omurga boyunca ilerleyip bütün beyin bölgesini içine alan bir kanalda yer alır. Fiziksel (ve dolayısıyla maddesel) olmasa da yogiler derin meditasyonda bunu; çubuk benzeri bir ışın, 10.000 güneş kadar parlak ama aynı zamanda saç telinin 10.000’de biri kadar ince, tükenmez bir flaş şeklinde deneyimlerler. Sürekli titreşen ve hareket eden yedi psiko-fizyolojik istasyondan geçerek ışınlarını gönderir. Böylece bilinç bize dokunur ve biz canlanarak insanlar haline geliriz.

Bu bilinç merkezlerinin, veya çakraların, yerleri: (1) omurganın ve perinenin alt ucu, (2) üreme organlarının tabanı, (3) göbek deliği, (4) kalp bölgesi, memelerin arası, (5) gırtlak boşluğu, (6) kaşların arası ve (7) başın tepesi. 

Çoğu kişi “Bu çakraların enerjisi omurgada mı akar yoksa bedenin ön kısmında mı?” diye sormuştur. Cevabı ise ayrımın gelişigüzel ve hayalî olduğudur. Ön ve arka, sadece maddesel olarak yoğun olan bedene referansla vardır ama daha ince enerjilerin alanı tüm bölgeye yayılır ve bedenin bağlı olduğu uzay ve zamanla ilişkili değildir. 

 

Kundalini: Daha Yüksek Seviyelere Uyumlanmak

Kundalini bilinci, hem yaşam hem de farkındalık barındırır. Buna yaşam gücü (jiva-shakti) veya bilinç gücü (chit-shakti) denebilir. Bu iki ana gücünün ayrımı chakralar yoluyla gelir. Enerjinin bir kısmına zihin denir. Diğer kısmı olan prana, kundaliniden yaşam enerjisini içine alır ve hücreleri, organları ve duyuları yenilemek için kullanır. Böylece kundalini bilincinin iki gücü, zihin ve pranaya geçer ve bunlar sayesinde bireyin tamamına nüfuz eder. Deneyimlediğimiz yaşam titreşimi ve farkındalık, bilinç gücünün tamamına kıyasla öyle ufaktır ki yogiler gerçek bilincin hepimizin içinde faaliyet göstermeden uyku halinde bulunduğunu söylerler.

Deneyimlediğimiz yaşam titreşimi, içimizde uyku halinde bulunan bilincin tam gücüne kıyasla çok ufaktır.

Bugüne kadar tamamlanmış veya yaratılmış insanlığın tümü, bireysel bir insan varlığından geçen her şey; evrensel bilincin küçük bir parçasından başka bir şey değildir. Ama çoğumuz bu küçücük titreşimin bile tamamını deneyimleyecek kapasitede değiliz çünkü düşük enerjiler, daha yüksek enerjileri içeremez veya ölçemez. Herhangi bir enerji sisteminde çok büyük voltajlar fazla yüklenmeye sebep olarak sigortaları attırır. Bu düşük seviyedeki enerjilerle (beden, duygular, vb.) öylesine güçlü özdeşleşmeler kurduk ki güç sistemimizi zayıflattık ve onu, büyük miktarlarda titreşim alamayacak hale getirdik. Bu yüzden kişisel bilincimizi saflaştırmalı ve yavaş yavaş daha yüksek seviyedeki enerjilere uyumlanmalıyız, ta ki yeteri kadar güç kazanıp bunu okurken bile içimize akmakta olan büyük nura uyanana kadar. Ama kundaliniyi saflık ve önlem -ve usta rehberliği-  olmaksızın deneyimleyenler, hem ruhsal hem bedensel olarak sadece hasara uğrarlar.

Sonuç olarak çakralarımızın kapıları sadece bilincin hafifçe nüfuz etmesine izin verecek kadar açıktır. Ama bu istasyonlardaki yoğun farkındalığımıza bakın: perinede ve genital bölgelerde duyular bazen kontrol edilemez gibi görünür; göbek deliği çevresinde doyumsuz açlık deneyimleriz; kalp bölgesinde hissedilen duygular binlerce psikiyatristi meşgul eder ve boğaz merkezimizden çıkan kelimelerin çoğu faydasızdır -ya da daha kötüsü. Alın ve beyin için de böyle; onlar şeytanın işidir. Bu merkezlerin her birinden akan enerji halihazırda fazla gibidir ve bu hareketlilikle ne yapacağımızı bilemeyiz. Bu fazla yüklenme hissi -şalterlerimizin atmak üzere olması- yaygın bir deneyimdir. Bu gerçekleşir çünkü daha düşük frekanslı enerjiler (bunlar sıradan fiziksel ve duyusal deneyimleri içerir), bilinçten içimize gelen gücün hepsini emme kapasitesine sahip değildir.

 

İçeriye Giden Yol

Yogiler farklı bir yolda ilerler -içeriye doğru olan bir yolda. Ve şimdi kapalı istasyonlarla açık istasyonlar arasındaki farka gelelim. Metinlere göre sıradan bir insan, açılmasını beklediği tıkalı çakralarla yaşar. İronik bir şekilde; bir çakranın açılmasıyla, o merkezle ilişkili olan dışarıya yönelik eylemler artar, bu bizi daha çekici ya da daha açık sözlü yapabilir. Ama bu dışa dönük eylem sadece en düşük frekanslardaki enerjiyi yaymaktadır. Oldukça saf haldeki içsel bilinçle hiç ilgisi yoktur.

Çeşitli psiko-fizyolojik istasyonlarda günlük olarak deneyimlediğimiz titreşimler, içerideki daha yüksek varlığın hatırlatıcısından başka bir şey değildir. Gemilere rehberlik eden deniz fenerleri gibidirler. Her titreşim, düşük seviyedeki enerji bilincimize şöyle der: “Bu tarafa gel; içeriye, en yüksek bilince doğru seyahat etmen için geçebileceğin kapı burada.” Eğer bu titreşimleri hatırlatıcılar olarak değerlendirirsek içsel bir müzik dinlemeye başlarız ve ilk olarak onları bir odak noktası olarak, ardından da içeriye yönelten bir ipucu olarak kullanabiliriz. Örneğin; ikinci çakradaki cinsel titreşimleri değerlendirelim. Sıradan bir insanı rahatsız eder çünkü içerisinden sızdığı enerji öylesine güçlüdür ki (bilincin tüm güçlerine kıyasla sonsuz küçüklükte olmasına rağmen) hiçbir cinsel aktivite tam doygunluk getirmez. Bununla birlikte yogiler, içsel kaynağın saf hatırlatıcıları olan titreşimleriyle bu merkezi sadece bilincin daha yüksek seviyedeki enerjisine açılan bir kapı olarak görürler. Yogiler dışarıya doğru akımı durdururlar ve buna çakranın açılması denir. O zaman tüm dışsal rahatsızlıklar diner. Düşük frekanslı enerji, yüksek frekansa dönüştürülür.

Dışarıya doğru akımı durdurduğumuzda -yani çakra açıldığında- tüm dışsal rahatsızlıklar diner.

Diğer bir deyişle, bir yogi ne zaman cinsel bir titreşim hissetse cevap verir, onu hatırlatıcı bir kutsama olarak değerlendirir ve saf bilince giden ipin ucu gibi kullanır. Yogi, akımın yönünü tersine çevirir. Kişisel bilincimizin, evrensel bilince doğru içeriye akışının coşkusuna kıyasla, dışarıya doğru olan cinsel akış gereksiz bir tahliyedir ve tüm o yoğun haz, suyu sıkılmış bir portakalın kabuğunu emmek gibidir. Benzer şekilde, boğaz merkezi açılmaya başladığında yogi sessizlik arar. Ağzından çıkan sözler öylesine güç barındırır ki kutsal bir metin olarak kaydedilebilir ve tüm dünyada binlerce yıl tekrarlanabilir. Tarihte, Buddha ve İsa tarafından söylenen sözler böyledir.

İnsanları, bilinci içeriye doğru akanlar (antar-vritti) ve bilinci dışarıya doğru akanlar (bahir-vritti) olarak ayırabiliriz. İlk kategorideki nadir insanlar, evrensel bağlantılarıyla farkındalık içinde yaşar ve yürürler. Evrensel enerjilerin sınırsız akışının titreşimlerini deneyimlemek için duyusal farkındalıklarını içeriye yönlendirmeye adanmışlardır. Hiçbir enerjilerini sadece insan olmak için kullanmaz; evrensel akış için kanallar olarak hizmet ederler. Dışsal olan hiçbir şeye ve hiç kimseye bağlı değildirler ama çoğu kişi bilgi ve şifa için onlara bağlıdır. İkinci kategoride olanlar, dışsal dünyadan duyuları aracılığıyla beyinlerine gelen her şeyden coşku elde ederler. Bu yüzden, bağımsız olduklarını düşünseler bile psikolojileri bağımlı bir insanınki gibidir.

Sadhana yoluyla, farkındalığın dışarıya doğru akışının nasıl tersine çevrilebileceğini öğrenmeliyiz ki bu sayede içsel enerjilerin girift dansı gerçek olabilsin. Ayrıca özdeşleşmelerimizi, düşük frekanslı enerjilerden yüksek olanlara dönüştürme azmi geliştirebileceğimizi anlamamız gerekiyor. Bilincin; mekan, zaman, nedensellik ve karma bağlarından özgürleşmesi budur. Ölümsüzlük budur.

 



Yazan    : Swami Rama
Çeviren : Dr. Manyavati Melis Altınay
Kaynak : Kaynak: https://www.himalayaninstitute.org/wisdom-library/energy-consciousness/

Go to top